Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘GEZ GÖR’ Category

Tim Mantoani “Behind Photographs” isimli yeni kitabında dünya çapında tanınan fotoğraflarını elinde tutan fotoğrafçıların portrelerini fotoğraflayarak herkes tarafından bilinen bu fotoğrafları çeken fotoğrafçıların tanınmasını amaçlıyor.

Proje kapsamında yer alan portrelerden bir kısmına aşağıdaki linkten göz atılabilir.

Fikir çok iyi …

http://www.wired.com/rawfile/2012/01/famous-photogs-pose-with-their-most-iconic-images/?pid=1617

Humanisthere

Reklamlar

Read Full Post »

Fotografın ustaları Van’daki çocuklar için bir araya geliyor. Fotopya Fotograf Sanatı Portalı desteğinde, “VAN İÇİN UMUT FOTOGRAFLARI” Sergisi açılıyor.

 http://www.fotopya.com.tr/fotopyamagdetay.aspx?id=1622

“Van için Umut Fotoğrafları” Sergisi’nin geliri UNICEF kanalıyla Van’lı çocuklara gidecek…

Türkiye”nin usta fotograf sanatçıları, Van depreminden etkilenen çocuklara destek olmak amacıyla “Van için Umut Fotoğrafları” sergisinde bir araya geliyor. Fotopya”nın desteğinde, Nadir Ede ve Niko Guido”nun koordinasyonda Türk fotoğraf tarihinde bir ilk olacak sergi, 15 Kasım Salı günü saat 19:30″dan itibaren 18 Kasım”a kadar Nişantaşı City”s AVM”de sanatseverler ve yardımseverler ile buluşacak.

Fotograf sanatçılarının bu sergiye özel olarak bağışladıkları fotograflarının satışından elde edilecek gelir, Van’daki çocuklar yararına Unicef Türkiye Milli Komitesi’ne bağışlanacak. “Van için Umut Fotoğrafları” Sergisinin sponsorluğunu Daka FineArt Baskı ve Diagonal üstlenirken, Fotopya dışında Nişantaşı City’s AVM ve Elma Catering de sergiye destek veriyor.

 Sergiye katılan fotograf sanatçıları (Alfabetik Sırayla)

 Alptekin Baloğlu,  Ara Güler,  Ayşegül Dinçkök,  Cem Boyner,  Çerkes Karadağ,  Erdal Kınacı,  Erdal Yazıcı,  Fahrettin Şankaynağı,  Gökhan Palas,  Prof. Güler Ertan,  Gültekin Çizgen,  Haluk Uygur,  İbrahim Zaman,  İzzet Keribar,  Laleper Aytek,  Mehmet Turgut,  Melissa Mey, Merih Akoğul,  Muammer Yanmaz,  Nadir Ede,  Nasuh Mahruki,  Niko Guido,  Okan Bayülgen,  Özcan Yurdalan,  Recep Dönmez,  Reha Bilir,  Prof. Sabit Kalfagil,  Salih Güler,  Serdar Bilgili , Tahsin Aydoğmuş,  Yusuf Tuvi,  Zekai Demir

 Sergi Tarihleri:15 – 18 Kasım 2011

Sergi Gün ve Saatleri: Salı-Cuma 10:00-22:00

Açılış: 15 Kasım Salı günü saat 19:30

Kaynak: http://www.fotopya.com.tr/fotopyamagdetay.aspx?id=1622

twitter: https://twitter.com/#!/search/realtime/%23vanicinumutfotograflarisergisi

 

Read Full Post »

Anlamak: Andreas Gursky

Rhein II isimli fotoğrafı dünyanın en pahalı fotoğrafı olarak tarihe geçen Andreas Gursky sürekli olarak böyle anılmaktan hoşlanmıyor olsa gerek. Söz konusu fotoğrafla ilgili sosyal medyada yapılan yorumlardan insanların bu fotoğrafa neden bu kadar yüksek bir değer biçildiğine dair soru işaretlerini rahatlıkla farkedebilirsiniz.

Peki neden bu fotoğraf bu kadar değerli? Bunu anlayabilmek için sanatçının bugüne kadar olan çalışmalarını, tekniğini, ifade etmek istediklerini anlamak gerekiyor. Andreas Gursky’nin anlaşılabilmesi açısından internet üzerinde yaptığım araştırmada Çağatay Gökhan’ın 2007 yılında sunmuş olduğu çalışması bu konuda en bilgilendirici yazı olarak karşıma çıktı.  Beğeniyle okuyacağınızı umarak Andreas Gursky’nin fotoğrafları hakkındaki yazıya aşağıda yer veriyorum…

HumanistHere

 

 *****************************************************************************

Çağatay Göktan : Çağdaş Fotoğraf Sanatçılarından Örnekler : Andreas Gursky

kaynak:http://www.fotoritim.com/yazi/cagatay-goktan–cagdas-fotograf-sanatcilarindan-ornekler–andreas-gursky 

Andreas Gursky’nin ‘Hayat Ansiklopedisi’

 Bir alışveriş merkezinin rengarenk ürünleri, Menkul Kıymetler Borsası, bir koltuk fabrikası, Formula 1 yarış pisti, konser kalabalığı, otel ve şeffaf banka binaları, insanların içinde karıncalar kadar küçücük kaldığı geniş manzaralar… Andreas Gursky’nin son on yıldır fotoğraflamış olduğu ilk bakışta birbiriyle ilgisiz gibi görünen konulardan sadece bir kaçı. Peki onu tüm zamanların en pahalı fotoğrafçısı yapan bu görüntülerdeki “şey” ne? Ekonomik açıdan onun fotoğraflarını bu denli kıymetli kılan bir değil, onlarca sebep söylenebilir elbette. Fakat şu bir gerçek ki ne ben bir sanat tüccarıyım ne de Gursky’nin bu yazıya konu edilme sebebi onun almış olduğu bu meblağ. Yalnız şunu söylemek gerek, nihayet artık değeri öldükten sonra anlaşılan sanatçılar döneminde yaşamıyoruz!

 Gursky, fotoğraflarında 20. yüzyılın sonlarındaki modern dünyayı konu alır. Yani o, en basit anlamda çağdaşı olduğu yaşamı incelemektedir ve ilginçtir, bunu yaparken de hep belli bir mesafede durmasını bilir. Onun fotoğraflarında her şey genelleşmiştir. Yakından bakıldıklarında her bir ayrıntı rahatlıkla görülebilirken, uzaktan bakıldıklarında ise grafiksel bir dokunun soyut görünümüne bürünürler. Bununla birlikte görüntüler müthiş bir keskinliğe ve detaya sahiptir. Ayrıca her şey açık seçiktir ve daha büyük bir bütünlük içerisindeki her detay kendi konusunu yaratmaktadır. Bu da görüntülerde bir merkezsizliğe yol açmaktadır. Nesnelerin tekrarı, dağılma, sessizlik ve yokluk onun sanatında bulunan diğer belirgin özelliklerdir. Fotoğraflarındaki insanlar net, düzenli ve günümüz anlayışındaki bireye verilen “büyük” rolün aksine hep kitle halindedirler. Yani Gursky’e göre insanoğlu, ondan çok daha büyük bir dünyaya ait ve onun içerisinde yaşayan küçücük varlıklardır. Bu sebepledir ki onun çalışmaları, Amerika’daki bir kişiyle Asya’daki bir kişiyi aynı derece de etkileyebilecek evrensel bir anlatıma sahiptir. 

 

Sergisinin küratörü Thomas Weski, Gursky’nin çalışmaları hakkında şöyle der; “Andreas Gursky’nin yapıtı, birçok çarpıcı ölçütle tanımlanabilir ve gelişimi boyunca bu ölçütlerin ötesine, çağdaş fotoğrafçılığın henüz yeterince tanımlanmamış bir alanına geçer. Sanatçının ilk fotoğrafları çoğunlukla topografik bir katmanlaşmayı açığa vurur. Bu yapıtlarda fotoğrafçı, motifi bağlamsal bir çerçevede göstermek amacıyla, kolayca anlaşılabilir nitelikte görüş açıları benimsemiştir. Bu panoramik çekimlerde, dikkatimizi çeken bir ayrıntıyı olağan biçimde keşfederiz. Kompozisyon klasik tasarım örgelerine uygun kılınmıştır. Atmosferik aydınlanma koşulları ve çoğunlukla, minyatür boyutlarda bir insan izi taşıyan manzaranın yarattığı görkemli etki yüzünden imgeler alışılmadık imgelerdir. Sislerin sarmaladığı bir dağ doruğu. Resmin merkezine doğru hafifçe yukarı çıkan bir teleferik. Niagara şelalesi. Sıçrayan su damlacıklarının örttüğü, turist dolu küçücük bir tekne, koca şelaleye yaklaşır. Balık avlayan birinin göründüğü ırmak kıyısı. Teker teker tanımlayacak nitelikteki bu figürler, salt manzara betiminin ötesine geçen bir kavrayışının anahtarıdır. Betimlemenin eksiltmeli ölçeği, bu figürleri birer roman kahramanı değil, görünüşte ezici bir doğal dünyaya karşı ayakta kalmaya zorlanan korkusuz temsilcilerimiz olarak görmeye iter bizi.”

 Sadece “doğru zamanda doğru yerde olmak” değildir bu fotoğrafları bu derece “mükemmel” kılan! Çünkü Gursky’nin, bir olayın bütününü temsil eden tek bir mükemmel fotoğraf karesi ile yetinmesine gerek yoktur. O, günümüz dijital fotoğraf teknolojisi sayesinde birçok “karar anı”nı bir arada kullanabilmektedir. 1990’ların başlarından beri dijital manipülasyonun sunduğu birçok teknik olanaktan faydalanan Gursky, bir birinden farklı sahneleri ve farklı zaman dilimlerini bir araya getirerek, onları sanatsal bir biçimde yeniden düzenlemiştir. Böylelikle gerçekliği de, kendi idealize ettiği biçimiyle kurgulamış olur. 

  Gursky kompozisyonlarında yukarıdan bir bakış açısı kullanmaktadır. Fotoğraflarını vinçler, yükseltme rampaları veya helikopterler gibi taşıtlar yardımıyla, farklı açılar ve perspektifler sunan noktalardan çeker. Sanatçının oluşturduğu bu geniş kompozisyonlar, bir de büyük ebatlı baskılarla birleşince, seyircisini alışılmadık bir deneyimle karşı karşıya bırakır. Gursky’nin çalışmaları o kadar büyüktür ki, piyasadaki en büyük fotoğraf kağıtları bile ona küçük geldiğinden, bazı çalışmalarında farklı boyutlarda birden fazla fotoğraf kağıdını birleştirerek kendi ölçülerini yaratmıştır. Dolayısıyla fotoğrafların sadece fiziksel varlıkları bile seyircinin algılama şeklini tamamen değiştirebilmektedir. Bu kocaman görüntünün içinde kaybolan seyirci, aniden alelade gündelik bir olayın esiri oluverir.

 Atussa Hatumi’nin Gursky üzerine yazmış olduğu doktora tezinde de dediği gibi; aslında “Gursky’nin çalışmaları bildiğimiz anlamda ne belirgin bir çerçeveye sahip ne de özel bir tarza aittir. Fakat yinede tam anlamıyla eşsiz çalışmalardır.” Yani, bilinen ama bilindiğinden kesinlikle farklı görünen bu gündelik olaylar, Gursky’nin müthiş yorumuyla oldukça tuhaf, bir o kadar da ilginç ve büyüleyici sahnelere dönüşmüşlerdir.

Alışılmış boyutların çok üzerindeki fotoğraf baskılarının kullanımı Bernd ve Hilla Becher’in ders verdiği Düddeldorf Akademisi (Dusseldorfer Kunstakademie) öğrencilerinin belirgin özelliklerinden birisidir. Tabii ki bu büyüklükte kaliteli baskılar elde edebilmek için de büyük format bir kameranın zorunlu olarak kullanılması gerekmektedir. Hatırlanacağı üzere Thomas Ruff, Thomas Struth ve Axel Hütte gibi bu geleneğin öğrencileri hep büyük ebatlı baskılar üzerinde çalışmış günümüzün önemli fotoğrafçılarındandır. Nitekim Gursky de fotoğraf tarihinde önemli bir yeri bulunan bu okulun, üçüncü jenerasyon öğrencilerinden birisi olarak Becher’lerin eğitiminden geçtiğini, çalışmalarında belirgin bir şekilde ortaya koymaktadır.

 Fotoğraf tarihi okuyanlar arasında Becher tipolojilerini bilmeyen yoktur; endüstriyel nesnelerin tipografik bir şekilde belgesel fotoğraf geleneğinden faydalanılarak, doğrudan bir kompozisyonda fotoğraflanmasıdır. Gursky de sanki kataloglamaya yönelik saplantılı bir tutku içerisindedir. Zaten sanatı hakkında kendi deyimiyle “Bir Hayat Ansiklopedisi” oluşturmaya çalıştığını söylerken bile, bu geleneğin önemli takipçilerinden birisi olduğunu ortaya koymuş olur. Diğer yandan, detayları belirgin büyük baskılar yapabilmek, nesneleri tipografik olarak algılayabilmek ve tematik olarak sınıflandırabilmek gibi Becher’lerin belirgin özelliklerini Gursky’nin çalışmalarında görmek mümkün olsa da, o bunları kendi çalışmalarında taklit etmekten daha çok yeniden tanımlamıştır.

 David Elliott’a göre, “biçim ve içeriğin birbirini güçlendirdiği imge ‘ailelerini’ arayış, 1920’lerde August Sender’in sosyolojik tiplerinde ve Karl Blossfeldt’in botanik çalışmalarında görülen, Alman fotoğrafçılığında derinlere kök salmış bir gelenektir. Bütün bu fotoğrafçılar, ayrıntı ile yapı arasındaki ilişkiyle ilgileniyorlardı. Gursky bu ruh durumu içinde yoluna devam etmekte, imge aileleri üstüne yoğunlaşmakta, aynı zamanda da, Zeitgeist’ı (zamanın ruhu) tanımlamak amacıya kültürleri ya da belli bir takım durumları aşan benzerlikleri ve farklılıkları aramaktaydı. Kuzey Kore’den Arabistan çöllerine, New York’tan Vietnam’a, Kahire’den Güney Tayland’a uzanan kuşatıcı bir dünya görüşüdür bu.”

Sonuç olarak onun ortaya koymuş olduğu bu benzersiz dünya görüşü seyirciye paha biçilmez bir deneyim yaşatmaktadır. Fakat ne yazık ki röprodüksiyonlardan sanatçının çalışmaları hakkında doğru bir izlenim almak neredeyse imkansızdır. Hatta sergisini görmemiş bazı kişiler çağın tüm övgülerini üzerinde toplayan bu adamın çalışmalarını görebilmek için bir hışımla girdikleri Internet sayfalarında gördükleri karşısında gereğinden fazla abartıldığını bile düşünerek hayal kırıklığına uğrayabilirler. Bu sebeple Gursky’nin çalışmalarının orijinallerini görme şansı sağlayarak bu ayrıcalığı bizlere yaşattıkları için İstanbul Modern Sanat Müzesine sonsuz teşekkür ederim.

 

M. Çağatay GÖKTAN

İzmit, Ekim 2007

 

Kocaeli Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi

Fotoğraf Anasanat Dalı Araştırma Görevlisi

*****************************************************************************

Read Full Post »

7-8 Kasım tarihlerinde bayram tatilini de fırsat bilerek Safranbolu-Amasra turuna katıldım. Bloğumun girişinde yer alan yol fotoğrafı Bartın-Amasra yolunda çektiğim bir karedir. Bu yazının ilerleyen bölümünde yer alan fotoğraflar da benim tarafımdan çekilmiştir.

Safranbolu ve Amasra’yı gezdiyseniz bilirsiniz, eğer gezmediyseniz tavsiye ederim görülmesi gereken yerler. ben size bu gezi sırasında öğrendiğim iki deyimin hikayesinden bahsetmek istiyorum. Bana ilginç geldi doğrusu.

İki deyimden ilki “tabakhaneye … yetiştirmek”. Günlük hayatta sıkça kullanılan bu deyimin Safranbolu gezisinde karşıma çıkacağı hiç aklıma gelmezdi. Deyimin hikayesini tur rehberimiz bizimle paylaştı. ben de aşağıda yer alan linki alıntılayarak aşağıda sizinle paylaşmak istedim. Okumaya devam ederseniz hemen ardından ikinci deyimle devam edelim.

……………………………………………………………………………………………………….

‘Tabakhaneye … yetiştirmek!’
Kaynak: http://www.marmarahaber.net/haber_detay.php?haber_no=12242

Safranbolu’da başlayan ‘Tabakhaneye bok yetiştirmek!’ daha sonra İstanbul’un deri fabrikalarında da yapılmış.

 

Osmanlı döneminde deri tekeli bir yer vardı; Safranbolu.. .  Safranbolu’da abaklanmayan deriyi satanlardan, o donemin tüccarları alış veriş yapmazlardı. 

Safranbolu’da taze köpek dışkısı için ! tabakhanelerde yaygın olarak binlerce köpek beslenirmiş. Ham deri, kıllardan, yağ ve et tabakalarından mekanik olarak temizlendikten sonra kimyasal olarak işlendiği “sama” safhasında, taze köpek dışkısı enzimlerine ihtiyaç duyulduğundan, tabakhanelerin olduğu yerleşim yerlerinde çoluk çocuk ellerinde teneke maşrapalar, köpek dışkısı toplarlar, “sama” işlemi ancak dumanı tüten taze dışkı ile yapılabildiğinden koşa koşa tabakhanelere yetiştirirlermiş, çünkü bayatlarsa para etmezmiş. Sonraları İstanbul Kazlıceşme semtinde kurulan deri fabrikaları da aynı yöntemi yıllarca kullanmış.

Hayvanların derilerinin islendiği atölyeler köpek dışkısı için yanar tutuşurlarmış. Çünkü bir tek taze köpek bokunda bekletilen deri yumuşacık, kil köklerin! den arınmış, gözenekleri acık, ince, homojen… yani kaliteli olabilirmiş.  Bu nedenle köpek çiftlikleri kurulmuş… Binlerce köpek beslenmiş, üretilmiş ve hatta köpeğin dışkısını sıcak ve kurumadan yetiştirmek için sistemli bir is örgütlenmesi kurulmuştur.

Bugün bu tur dericilik tamamen ölmüş olup,  yapay olarak yani kimyasallarla da ayı sonuç elde edilmeye başlanınca köpeklerin de, dışkı toplayıp yetiştirenlerin de pabucu dama atılıvermiş.  O zamanlar hızlı koşanlara, bugün ise deli gibi araba sürenlere “Tabakhaneye bok yetiştiriyor” denmesi yeni kuşakların nereden geldiğini bilmediği, merak ettiğini de sanmadığım bir deyiş

-belki de içinde b.k kelimesi geçtiğinden- günümüze kadar gelebilmiş. Safranbolu’da deriyi işleyip kullanılabilir hale getiren meslek erbabına; “Dabbak mısın; it bokuna muhtaçsın”  denirmiş.! ..

Artık kimyasallar ile it bokuna gerek yok ama tabakhaneye bok yetiştirenler çooook.

Kaynak: http://www.marmarahaber.net/haber_detay.php?haber_no=12242

…………………………………………………………………………………

İlk deyimin hikayesini böyle. Gelelim ikinci deyime. bu deyimi de tur katılımcılarının kendi aralarında üstte hikayesine yer verdiğim deyimi tartışırken ortaya çıkardıklarını farkettim. bu deyim de dericilik sektöründe kullanılıyormuş meğer.

İkinci deyim: zırnık koklatmamak

Zırnık maddesi deri işlentisinde, kürk olarak işlenmeyecek derilerin kıllarını uzaklaştırmak için kullanılmaktadır. Bu madde çok kötü kokmaktadır. O kadar kötü kokmaktadır ki bu nedenle “sana zırnık bile koklatmam” şeklinde kullanılmaktadır.

Safranbolu’dan bana arda kalan deyimler ve yazı aralarında sizinle paylaştığım fotoğraflar işte böyle.

Hoşçakalın

HumanistHere

Read Full Post »